GEÇİLMEYEN ÇANAKKALE

18 Mart 2006


Dünyanın savunma özellikli, ender savaşlarından birisinin 91. Yıldönümünü kutluyoruz. Herhalde ;
3Kasım 1914 de başlayan, 18 Mart 1915 de Deniz Zaferimizin doruğuna çıkarak, düşmana dur dediğimiz, 9 Ocak 1916 da sonuçlanan ve abideleşen TÜRK azmini, kelimelerle anlatmamız mümkün olmayacaktır.

Buradan satır başlarıyla neler yaşandığını kısaca hatırlayalım. İtilaf Devletlerinin Çanakkale Boğazını geçerek, Osmanlı İmparatorluğunu yok etmek amacıyla İstanbul’ u aldıktan sonra , Rusya’nın yardımına koşmak için başlatılan bir savaştı bu… Osmanlı ise, o tarihlerde tam on cephede savaşmaktaydı.

Deniz Kuvvetlerimiz de İtalyan ve Balkan Savaşlarından yeni çıkmanın yıpranmışlığını yaşıyordu. Böyle bir dönemde savunma birliklerimizin başında Miralay Cevdet Bey, karşımızda saldıran önce İngilizler, sonra Fransızlar ve diğerleri vardı.

Seddülbahir, Kumkale, Nusret Mayın Gemisi, Yüzbaşı Hakkı Bey, Arıburnu, Binbaşı Mahmut Bey, 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Bey (ATATÜRK) Kocaçimen Tepesi, Conkbayırı, Saros Körfezi, Beşike Limanı, Alçıtepe, batan Nurolbahir Gemimiz, yara alan Gülcemal Vapurumuz ve heryerde fışkıran kan vardı.

Vehip Paşa’ nın Kumandanlığı, Kerevizdere, Anafartalar, Kireçtepe, Suvla Kıyıları, Mustafa Kemal’ in süngüyle göğüs göğse savaşma emri, kendi göğsüne çarpan şarapnel parçası, 1. Ordunun gelmesi ve Gelibolu. Sonra bu gün var olduğumuz ANADOLUYU bize canları pahasına VATAN yapan 252.000 MEHMETÇİK vardı.

500. 000 den Fazla düşman karşısında müttefiklerinden beklediği yardımı alamayan bir TÜRKİYE, Çanakkale Boğazının derin ve soğuk sularına gömülen düşman güçleri ve yazılan DESTANLAR vardı.

İşte o destanlardan birinde MEHMET AKİF ERSOY’ un mısralarına bakarak, GEÇİLMEYEN ÇANAKKALE’ nin acılarını tekrar yaşayalım.

Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!

Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.

Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

Cem Cüneyd Canan

Cem Cüneyd Canan © 2006 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön