2015'E GİRERKEN FELSEFE YAPMAK

31 Aralık 2014


2014 yılı biterken geldiğimiz nokta; hepimize hem günümüzdeki yüzümüzü, hem de cemâziye’l-evvelimizi göstermektedir. İlim adamı olarak bildiklerimiz dahi, 1. Dünya savaşında taarruz imkânları ile Yavuz-Kanuni dönemlerindeki taarruz imkânlarını mukayeseye kalkışa biliyorlar. Halimiz bu iken, söyler misiniz Türkçe ile FELSEFE yapılıp yapılmayacağını nasıl tartışacağız?

Buradan hiç kimseye, felsefeyi anlatmak gibi niyetimin olmadığını belirterek başlayalım. Gençliğimiz de şimdikiler gibi, boş işlerin arkasından koşmaz, kendi aramızda üç-beş arkadaş bir araya geldiğimizde de farklı konuları tartışır dururduk. Bazen aramızdan herhangi birimizin konuyu uzatması halinde, hep bir ağızdan (-yeter- felsefe yapmayı bırak- veya felsefe yapma derdik). Bu tartışmaları yaparken felsefeden de haberdardık.

Henüz 17-18 yaşlarımızda, “Edebiyat Sosyolojisi”ni, ROBERT ESCARPIT’ın, “Erdem Açısından Düşünce Tarihi”ni, ORHAN HANÇERLİOĞLU’nun, “Sosyalizm”i, GEORGES BOURGIN ve PIERRE RIMBERT’in, “Sosyal Sınıflar”ı, PIERRE LAROQUE’in, “Faşizmin Tarihi”ni, GİAMPİERO CAROCCİ’nin ve “Freud ve Öğretisi”ni STEFAN ZWEİG’in kalemlerinden okumuştuk. Aradan elli yıla yakın bir zaman geçmiş. İster-istemez bizim de bilmediklerimiz, bizim de yanlışlarımız muhakkak vardı. Ancak, hepimiz, yazarken de, konuşurken de, düşüncenin dayandırıldığı teorileri ortaya koyarak, o teoriler üzerinden FELSEFE yapardık. Alfred Rosenberg’in ne söylediğini, Wagner’in, Nietzsche’nin vd. nin, hangi teoriler üzerinden IRKÇILIĞI anlattıklarını da bilirdik. O kadar ki, o dönemlerde zaten SOSYALİZM-FAŞİZM-KOMİNZM de en çok tartıştığımız, fikrî anlamda çatıştığımız dönemlerdi. Bizler bilirdik ki; “Avrupa’da hiçbir sanat ve bilim dalında ve hiçbir meslek pratiğinde ad yapmış, ün salmış adam bulamazsınız ki, görüşlerinde FREUD’UN düşünce çevresinden etkilenmemiş, yaratıcı çalışmasında şöyle veya böyle ondan yararlanmamış bulunsun..!”

29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in ilanından sonra, yapılan ATATÜRK DEVRİMLERİNİ, günümüz şartlarında daha mükemmelini ortaya koyarak tartışmak başka şeydir, O’ devrimleri sulandırmak için, “kerameti kendinden menkul” düşünceler ortaya atmak bambaşka bir şeydir. Eğri oturup-doğru bakacak olursak; Laikliğin 1928’de kabulünden günümüze, laiklik, siyasi menfaatler doğrultusunda sulandırılmamış olsaydı, inanın bugün ki tartışmaların hiçbirini yaşamazdık. Bizi yönetenler manevi dünyalarını, siyasi dünyaları ile karıştırmamış olsaydılar bu gün tartışıl olmaz, her kesimce saygı görürlerdi. Toplum da bu fayda getirmez kısır çekişmeleri yaşamaz olurdu.

Yine, şu “bir gece yatıp, sabah kalktığında” “dilinin” olmadığını nasıl gördüklerini hiç mi merak etmeyeceğiz? Osmanlıca ’yı öğrenmek, öğretmek başka şey, dili unutmak bambaşka bir şey. Hatırlatılmak istenilen eski harflerle yazılan TÜRKÇE ise, o 1928 yılında HARF DEVRİMİ ile yapıldı. Dilde sadeleştirme ise, 1932 yılında DİL DEVRİMİ ile gerçekleştirildi. Bugün herkes, annesinin, babasının, anneannesinin, dedesinin hâlâ kullandığı kelimelere, ifadelere, atasözlerine, deyimlere, fıkralara bir kulak kabartsın bakalım, o dilin bir gece de unutulmasını bırakın, hâlâ yaşadığını görecektir.

Mustafa Kemal Atatürk, 1930 yılında bakın ne diyor: “ Millî his ve dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” demektedir.

Mustafa Kemal Atatürk, 1930 yılında söyledikleriyle, 1932 yılında YÜCE MECLİSTE gerçekleşmesini sağladığı, DİL DEVRİMİ ile çelişkiye düşmemektedir.

Hâlbuki iki yıl önce BAŞBAKAN, bugün CUMHURBAŞKANI olan Erdoğan, (24 Nisan 2012) "Diller arasında bir ayrıma gitmek, açık söylüyorum bir ırkçılıktır. Zaman zaman söyleniyor, 'Türkçe ile felsefe, bilim yapılmaz, bilim dili kurulmaz' deniyor. Bunların tamamı ırkçılık kokan açıklamalardır. Irkçılık ihtiva eden bir düşünüş biçimidir. Dünyadaki tüm diller gibi Türkçe de zengin kelime hazinesiyle, bu dili konuşan herkese sonsuz, sınırsız, engin bir muhayyile sunabilecek güce sahiptir" demişken, iki yıl sonra; (24 Aralık 2014) "Şu anda Türkçenin mevcut kelime hazinesiyle felsefe yapamazsınız. Ya Osmanlıca ya da İngilizce, Almanca, Fransızca kelime ve kavramlara başvuracaksınız. Bu sorunlar devlet eliyle değil bilim insanları eliyle aşılacak sorunlardır" diye konuşa biliyor. Bu çelişkiyi bilmem ki nasıl anlayacağız? Nasıl anlatacağız?

Merhum Burhan Felek, “Daha ne günahlarımız var ki ancak Allah’tan istiğfar ederken derûnî ikrarda bulunabiliriz” demektedir. Bizler, işin “derûnî ikrar” tarafını İSLÂM âlimlerine bırakarak, hep birlikte BÜTÜN DEĞERLERİMİZE sahip çıkarak “SUYUN MECRASINI BULMASINI” bekleyelim.

2015 Yılının huzur, sağlık ve mutluluk getirmesini diliyorum.

Cem Cüneyd Canan

Cem Cüneyd Canan © 2006 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön