TELEVİZYONLARIN YANLIŞI

30 Kasım 2013


Yeni tabiri ile TELEVİZYONLAR ‘’Kitle İletişim Araçları’’ olarak tanımlanıyor. Haber, bilgi verdiği gibi eğitmek ve eğlendirmek amaçlarını da gerçekleştirmiş oluyor.

Gel gör ki, saniyeler içinde tükenen ve yenilenmesi gerekli olan bu araçların ürünlerinin, kendi bünyelerinde yaşanan yanlışlıkları ve eksiklikleri bir türlü giderilmiyor. Yayıncı kuruluşlar tarafından küçük bir öz-eleştiri ile de düzeltilmiyorlar. Toplum, yani izleyici kitlesi ‘’ne yerse’’ onunla doymuş oluyor!

Charles Haddon Spurgeon (1834-1892) ‘’Gerçek daha çizmelerini giyerken, bir yalan dünyayı dolaşır’’ diyor.

Bir televizyon programında (HABERTÜRK-KARŞIT GÖRÜŞ-13/11) iki profesör tartışıyorlar. Daha doğrusu biri, diğerine üstün-körü ilgisiz ve kısa cevaplar veriyor. Diğeri ise daha heyecanlı ve daha üst perdeden aklına gelenleri (!) söylüyor. Kimler mi? Prof. Dr. Mümtaz Soysal ve Prof. Dr. Baskın Oran.

Programın akışı, konuşmacıların nasıl konuşup-konuşmayacakları bizim karışacağımız, tenkit edeceğimiz konular değil. Ancak, bilgi eksik ve yanlış ise buna yapımcının, sunucunun anında müdahale etmesi geremez mi? Veya ilgili kanal yaşananları gözden geçirerek, her ne kadar şu programda ilgili şöyle-şöyle demişse de, o olayın doğrusu, şu nedenle, böyle olması gerekir diyemez mi? O konuşmacıyı bağlar, bakışı acaba ne kadar doğru?

Toplumu doğru bilgilendirmek, yanlışı düzeltmek, eksiği tamamlamak sorumluluğunu kim ve kimler taşıyacak?

O akşam, Prof. Dr. Baskın Oran, kendi penceresinden MÜBADELEYİ anlatıyor. Anlatırken, Rumları-Ermenileri zorunlu göçe tabi tutmamızın ne kadar da yanlış olduğunu söylüyor. Bize de her zaman olduğu gibi, çaresiz herkesin fikrine saygı duymak kalıyor!

Bilgi eksik, yanlış ve çarpıtılırken biz ne yapacağız? Ekranı mı taşlayalım! Deli, kendini bilmez biri olarak götürülmek üzere, TV kanalının önünde avazımız çıktığı kadar bağıralım mı?

‘’Budur benim hayâtta en beğendiğim meslek
Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek’’ diyen MEHMET Ấkif’de olamayız ki!

Yanlışlık bunun neresinde: Büyük MÜBADELE olarak adlandırılan ‘’ZORUNLU GÖÇ’’ Prof. Dr. Baskın Oran’ın ifade ettiği veya o algıyı doğuracak şekliyle tek taraflı bir GÖÇ değildir. Kuşkusuz o dönemin, yani TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI’NIN tarihi sonuçlarından ve önemli dönüm noktalarından sadece biridir.

Daha açığı, Lozan’da 30 Ocak 1923 tarihinde, TÜRKİYE ile YUNANİSTAN arasında imzalanan ‘’TÜRK-YUNAN NÜFUS MÜBADELESİ’NE İLİŞKİN SÖZLEŞME ve PROTOKOL’’ün gerçekleştirilmesidir. Bu sözleşme ile İSTANBUL dışındaki TÜRKİYE topraklarında yerleşmiş RUM ORTODOKS TÜRK uyrukları ile BATI TRAKYA dışındaki YUNANİSTAN topraklarına yerleşmiş MÜSLÜMAN YUNAN uyruklarının 1 Mayıs 1923’ ten başlayarak, ZORUNLU MÜBADELESİ kararının gerçekleştirilmesidir.

Savaş sonrasında, zorunlu MÜBADELENİN, hocanın bir nebze ve tek taraflı değindiği çok sancılı tarafları vardır. Bunu her iki tarafta yaşamıştır. İşin psikolojik, sosyal ve ekonomik boyutu tartışılmayacak kadar büyük ve sancılıdır. O günün TÜRKİYE’SİNE gelen MÜSLÜMANLARIN yaşadıkları acıları yok saymak, bilmem ki nasıl izah edilir? Yine o günün TÜRKİYE’SİNİN 12 milyon nüfuzdan (yaklaşık) 13,5 milyon (yaklaşık ve başka göçlerle) nüfuza ulaşmasının getirdiği zorluğu, sıkıntıyı kim anlatacak?

Kısaca, olayın özü bu iken, acıları her iki taraf da çekmişken, böyle olduğunu mutlaka bildiğine inandığım bir akademisyenin, olayı eksik ve tek taraflı anlatmasını nasıl izah edecek ve nasıl düzelteceğiz?

‘’Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekinirse, hem budala hem de alçaktır’’ diyen Daniel De Foe acaba yanılıyor mu?

Bütün bunların yanında, makas değiştirirken bir de yanlış hatta ilerliyorsanız, neye ve nereye çarpacağınızı da bilemezsiniz.

 

 

 

Cem Cüneyd Canan

Cem Cüneyd Canan © 2006 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön