SUÇLU BİZİZ

08 Kasım 2009


Tekrarı kimleri rahatsız eder bilemiyorum. 29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in ilanı ile mi başlasam. Çocukluğumuzdan itibaren dinlediklerimizi mi, yoksa yaşadıklarımızı mı sıralasam, karar veremiyorum.

Biz ki, Politikacıların nutuklarını dinlerken dahi heyecanlanırdık. Her 10 Kasım’da gerçekten gözlerimiz dolar, ağlardık. Her bayram bize apayrı bir coşku yaşatırdı. Ya ezberlediğimiz marşların, şiirlerin; okuduğumuzda, dinlediğimizde duygularımızın derinliği. O günlere duyulan saygı, anlam dolu vakurlu duruşlarımız.

Sonra, karpuz gibi ikiye bölünmemiz. Siyasi kamplaşmalar. Aynı misyondan gelen İNÖNÜ ve BAYAR için taraftarların bitmek bilmeyen mesnetsiz yakıştırmaları. İki kardeşten birinin dinli, diğerinin dinsiz ilan edilişi.
Siyasi kamplaşmaların yanına ideolojik çatışmanın yerleşmesi.

Tanımadığımız kimse olmadığı için, her görev alanı veya verileni ailesini iyi tanıyoruz diyerek, sorgusuzca savunmamız. Sayısız hatıralar, acı tatlı geçip gelen günler. Bir memur ataması, bir mevki için tenekeyle peynirlerin gönderilmesini dinleyişimiz. Kart hamili yakınımdır ifadeleri.
Bilgi, beceri, donanım ve yetenek çok mu gerekliydi?
Biz onun Anne ve Babasını tanıyorduk! Hepsi de beş vakit namazında insanlar değil miydi? (Burada sözümüzün namaz kılana ve namaza olmadığı iyi biline)
Komşumuzun kızı-oğlu, memur, müdür, bölge müdürü, genel müdür vs. olduğun da nasıl gurur duymazdık ki.
En saygın kişiler ise öğretmenlerimizdi. Onların (BİR ZAMANLAR) hamili karta ihtiyaçları yoktu. İdeoloji ve diğerleri nasıl oluyorsa, onların yanından hiç geçmiyordu. Onların ki, bir ülkü, bir ilke, bir ideal peşinde yetiştirdikleri öğrencileriyle iftihar etmekti. O saygı ve sevgi ki, 40 yıl sonra sizi gördüklerinde isminizle hitap edebiliyorlardı. Onun için gerçekten elleri öpülecek saygın kişilerdi.
Gün geldi, hamili kartların, peynir tenekelerinin, hatır ve gönlünde artık işe yaramadığını, işin paraya ve mensubiyetlere dönüştüğünü duyar olduk. Duyduklarımızın içinde çok daha iğrenç olanları vardı. Burada yazamayacağım kadar iğrenç.

Tabi, günler satırlardaki gibi doğru yanlış geçmiyordu. Tabiat kanunu da gereğini yapıyordu. Bir yerde tren kazası, bir yerde çığ, bir yerde sel, bir yerde toprak kayması ve bir yerde deprem olarak karşımıza çıkıyordu. Bundan sonra da çıkacağı gibi.

Bütün bu olayların arkasından hemen harekete geçenler, kişilerin acı ve korkuları üzerinden manevi duygularını istismar ederek, onları kendi saflarına çektiler. Bütün bunlara at başı yaşanan toplumsal olaylar, askeri müdahaleler ve terörle birlikte yaşadığımız günleri de ilave edelim. Diğer yanda, özentiyle yetişenleri, üretmeden tüketenleri, terlemenin anlamından bir haber olanları, her türlü kazancı mubah kabul edenlerin de varlığını unutmayalım.

VATAN, TOPRAK, BAYRAK, KUR’AN, İSTİKLAL MARŞI ve MİLLET gibi en yüce değerlerin ‘’hiçbir anlam ifade etmediği’’nin ima edildiği günleri yaşar ve şaşar olduk.

Üzerine kimler tarafından örtüldüğü bilinen veya bilinmeyen bir şal, Osmanlıdan bugüne kadar hiçbir dönem de yaşanmayan ayrışmanın görünmesine, nedense hala engel olmakta.
Bütün bunların, normale dönmesi için çaresiz 30–40 yıl daha didinecek olmamız, işin en acısı.
Çok çapraşık günlerden geçiyoruz. Mehdi bekleyenleri mi yazsam. Aynı cemaatin, 10-15’e parçalanmış kollarının iç çekişmelerini mi anlatsam. Hatta birbirlerine küfürler savurduklarını mı söylesem. İktidar nimetlerinden yararlanmak için yarışan tarikatları mı yazsam. Üzerine ölü toprağı serpilmişçesine, tepkisiz duyarsız insanların nerede olduğunu mu sorsam.

Her şeyin günlük gülistanlık gösterildiği yerde, ıslak imzalı belgenin, yazılanlar ve konuşulanlardan çıkarılacağı üzere, hazırlayanın henüz rütbesinin ne olacağına karar veremediklerine mi dikkat çeksem. Yazılan veya yazdırılanların, ana haber bültenlerinde nasıl yer bulduğuna mı kafa yorsak. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kaldırılmasını söyleyenleri mi, bu ülkeye profesyonel 80–90 bin kişilik bir ordu yeter diyen saçmalıkları mı düşünsek. Saçmalıklar bitmek bilmiyor ki.

Zaman, zaman yazdığımı hatırlıyorum. DEVLETİ BİLMEK diye. Acaba DEVLETİ bilen bir kadro da, en hayati konuda toplumun karşısına geçerek Ben aşı olmayacağım diyen bir BAŞBAKANLA, Domuz gribi nedeniyle insanlar ölecek diyen bir SAĞLIK BAKANINA yer bulunur muydu?
Basın toplantısıyla, Genetiği değiştirilmiş ürün genelgesini savunan TARIM BAKANININ ‘’toplum yanlış bilgilendirildi’’ ifadelerini duyduktan sonra nerede görevlendirilirdi? Biz ki, Başbakanın bakanlarını kapının önüne koyacağını söylerken, kapının önüne konulmaya ses çıkarmayan bakanlarımızı birlikte izlemedik mi?
Birileri, bu ülkenin kendi vatandaşına, kendi toprağında ‘’açılım’’ (ne demekse) uygulayacağım demiyor mu? Bir hükümet düşünün ki, komşu devletlerle -0- problemden bahsediyor. Bu ülkede, kardeşin kardeşle, babanın kızı-oğluyla, ortağı ile kapı komşusu ile sporda taraftarı ile hatta ev de eşiyle -0- problemi yakalamayan bir toplum, nasıl yabancı komşuları ile problemsiz yaşayacak. Bunun da ne şekilde olacağını kimse söylemiyor.

Ermenistan ‘’açılımı’’ için bir şey yazmağa zaten gerek yok. O ülkenin, Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve Dışişleri Bakanının söylediklerini okumamız, ‘’açılımı’’ tüm açıklığı ile ortaya koyacaktır.
Ancak bütün bunların suçlusu biziz. Bütün bunları yaşayan ve yaşatanların yıllar içerisinde referansı biz olduk. Onlar bizim mahallenin kızı-oğlu idi. Biz onların ailesini iyi tanıyorduk. Yemin bile ederdik, anne ve babalarının 5 vakit namazlarını bırakmadıklarına. Bilemezdik hepten değişeceklerini. SUÇLU BİZİZ.
 

 

 

 

Cem Cüneyd Canan

Cem Cüneyd Canan © 2006 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön