MİHRALİ AKSU'NUN ARDINDAN

13 Ağustos 2006


Ölüm üzerine yazılanları nedense dikkatle okumuşumdur. Ölümün anlatılması dualarla şiirle farklı bir ulviyet kazanır. Sonra artılarınız, hele de eksileriniz film şeridi gibi önünüzden geçer. Ama filmi bir daha seyredemezsiniz. Yaşanmış birliktelikleri, paylaşılan düşünceleri bir bir sıraya koyarsınız. Yapacağınız başka bir şey yoktur, artık çaresizsinizdir.

Mihrali Aksu’yu çok geç tanıdım. O öğrenciyken, ben iş hayatındaydım. O Erzincan’a döndüğünde ise ben gurbet denen diyara gelmiştim. Yaklaşık on beş gün önce telefonla aradığımda, sekreteri, bir hastayla ilgilenmek üzere hastaneye gittiğini söyledi. Bir daha görüşemedik… Ve ölüm haberini maalesef, Ankara’da bir düğün töreninde öğrendim. Dondum kaldım…Siyasal ikbal uğruna eğilmediğini düşündüm. Başkaları gibi farklı kapıların zırzalarını çalmayacak kadar dik duruşu geldi aklıma…Onursuzluk yapmamıştı…Ülkücü değerlerine bağlılığı, o değerlere sahip çıkması performansının sorgulanmasına neden oluyordu…En iyisi, onu daha iyi tanımak için Servet Kabaklı’nın Tercüman Gazetesin de yazdıklarını birlikte okuyalım……

Ölümün mukadderliğine tam inancımızla, Mekanın cennet olsun Mihrali Aksu…..


Mihrali Bey veya 'engin' olmak...

24.07.2006
SERVET KABAKLI


1976 yılının yaz ortasıydı... Üniversite'ye başlayışımın daha ilk yılı dolmamıştı. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde okurken, bir taraftan da 'Şef'in idaresindeki Tercüman Kuzeydoğu İlleri Bürosu'nda muhabir olarak çalışıyordum. Daha doğrusu eşsiz bir dadaş olan 'Şef'imiz Demir Bilirdönmez ağabeyim, Kabaklı Hoca'nın emaneti olarak başına dert aldığı Servet Kabaklı'yı gazeteci olarak yetiştirmeye ve adam etmeye çalışıyordu...
O yıllar bizim neslin ateş çemberini yaşadığı acı yıllar... Kendimiz ve ailemiz için okumak, geçimimiz için çalışmak ve ille de vatanımız için kelle koltukta mücadele etmek zorundayız.

İşte hem bizim üniversitede, hem de Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü'nde öğrenim yılının tamamlandığı günler. Diğer yurtlar kapanmış, bütünlemeye kalan, imtihanları ve yüksek lisans dersleri devam eden arkadaşlarla, benim gibi çalıştığı için memleketine gidemeyenler, en yeni binalardan biri olduğu için toplu onarıma ihtiyacı olmayan bizim binaya toplanmışlar... Atatürk Üniversitesi Camii'nin tam karşısındaki '3. Yurt'un 54 numaralı odasında, 2 günden beri tek başıma hasta yatıyorum... Temmuz ortasında, Erzurum yazında soğuk almışım, grip olmuşum ki ne soğuk alış...

Kaldığım oda 4'üncü katta... Zemin kattaki kantine inmeye mecalim yok, durmadan terliyorum, üşüyorum... Ağabeyim Serhat Kabaklı ve diğer oda arkadaşlarım memlekete gittikleri için kapımı açan da yok... Neyse ki 2 gün önce anons odasının yanındaki umumi telefondan 'şef'i arayıp kırgın olduğumu, işe gidemeyeceğimi söyleyebilmişim..
'İndi mi ki Mihrali Bey Yemen'e?..'

AH bir aşağıya inebilsem!.. Az çorbaya çeyrek ekmek doğrayıp yesem ve üstüne bir gripin yutabilsem, bir de terlesem hiçbir şeyim kalmayacak... Uyur uyanık, dalgın-baygın tüketiyorum zamanı; belki de zaman tüketiyor beni...

İşte o ruya... Pili zayıflamış cızırtılı radyomdan, TRT Yurttan Sesler Korosu'nun programı yayılıyor... Turan Engin söylüyor... 'Gel ha gönül havalanma, / Engin ol gönül engin ol...' Yine dalıp gidiyorum, bir ara açıyorum gözlerimi, kulaklarımı... Sıra yine Turan Engin'de... Onun davudi sesinde ağıt ağıt ağıtlaşan o müthiş uzun hava:

'Ben gidiyom Rüştü beyim ağlama,
Köz goyup da ciğerimi dağlama,
Alay gitti beni burda eğleme.
Yemen'e de benim ağam Yemen'e
İndi mi ki Mihrali bey Yemen'e;
Kurdu mu ki çadırları çimene?..
Köz düştüğü yeri yakar kime ne...
Oğul, gel bak figane!..'

Hayır, ruya değil gerçek!.. İşte odamın gıcırdayarak açılan kapısı... Gariplikten kurtulduğum, ömrümün ilk gurbeti olan 'Erzurum Gurbeti'nde gözyaşlarımı bıraktığım o an!.. Elinde bir küçük tepsi içinde koca bir bardak çayla, yarım ekmek, bir tas çorbayla ve birkaç ilaçla, karşımda o pos bıyıklarıyla gülümseyen; 'Koca yiğit, kalk da iç şunları, Harputlu'ya, Ülkücü'ye böyle miskin yatmak yaraşır mı' diye gayretlendiren, gözlerinin bebeğinden sevgi, şefkat ve yiğitlik akan o kısa boylu yiğit... Ziraat Fakültesi'ndeki ülküdaşlarımızdan Mihrali Bey bu... Erzincanlı Mihrali Ağabey!..
Ah Mihrali Bey!..

CUMARTESİ günü öğlene doğru bir başka can dostum, aynı mukaddes davaya beraberce baş koyduğumuz bir başka ülküdaşım, MHP İstanbul eski İl Başkanı Dr. Hasan Hüseyin Ceylan aradı telefonla... 'Mihrali Bey' dedi ve sustu... Hasan Hüseyin Ceylan, Şeyh Şamil ve Kaçak Nebi misali, Kafkaslar'ı Ruslar'a dar eden Kara Papak Türkmenleri'nin 'bey oğlu beyi' Mihrali Bey'in kendisine son memleket olarak seçtiği Sivas'tan hemşehrisidir. Kurduğu Hamidiye Alayı'nın komutanı olarak gittiği Yemen Çöllerinde, askeriyle beraber susuzluktan kırılıp şehid olan Mihrali Bey'in şanlı ve hüzünlü hayat hikayesi üstüne yakılan türküler, ağıtlar arasından bizim doktor, işte yukarıya birkaç mısrasıyla nakaratını aldığım o uzun havayı çok sever... 'Mihrali Bey' deyip susunca arkasından o firaklı uzun havanın sözleri gelecek sandım... Ama öyle değildi... Bir başka ağıt söylüyordu bizim doktor:

'Başımız sağolsun, Allah (cc) rahmet eylesin; Mihrali Aksu vefat etmiş...'

Tam 31 yıl... Biri birimizi çok sık görmesek de, Ülkücü Hareket'in kutlu yolunda beraber çarptı yüreklerimiz... Mihrali ağabeyin Erzincan'dan, Ankara'dan gönderdiği selamları adını leke sürmeden taşıdığı 'Mihrali Bey selamı' olarak alıp baş üzre, gönül üzre koyduk... 1975 senesinde, 25 yaşında bir genç ülkücü olarak tanıma şerefine eriştiğimiz Mihrali Aksu, Müslüman Türk Milleti'ne hizmete adadığı ömrünü, bir Kur'an ve Turan Ülkücüsü olarak yaşadı. Erzincan Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü görevindeyken Türkiye'nin ve memleketi Erzincan'ın tarımına, çiftçisine hizmet için nasıl didindiğine, nasıl heyecanla çalıştığına şahidim. 21'inci dönem Erzincan Milletvekili Mihrali Aksu da 'ateşten gömlek' giydiğinin şuurunda, yine o tevazu abidesi, Ziraat Fakültesi Yüksek Lisans öğrencisi Mihrali Ağabeydi... O vatanı ve milleti için yaşayan, bu sebeple çok sevdiği ailesine ve evlatlarına zaman ayıramayan bir güzel adamdı.

O Türkiye ve Türk Dünyası sevdalısıydı. İşte Afyon Karahisar'ın Emirdağ'ında, 'Türkiyem' için atarken susan o muhteşem kalbin sahibidir Mihrali Ağabey... Rahmetli Ayhan Songar Hocamız, 'ebedi alem'e göçen dostların sıklaşması üzerine, bir yazısına; 'Yetim-i akran olduk' başlığını koymuştu. Saçlarımızdaki kara tellerin aklar arasında sayılmaya başladığı şu günlerde, biz de 'yetim-i akran' olmanın, 'dostlarla da bir bir yol ayırmanın' yaz ortasındaki hazanını yaşıyoruz. Değerli Hanımefendisi'ne, evlatlarına, ailesine, Erzincanlılar'a, MHP Camiası'na, bütün Ülküdaşlarıma ve Müslüman Türk Milleti'ne başsağlığı diliyorum.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cem Cüneyd Canan

Cem Cüneyd Canan © 2006 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön