İRADE-ERDEM ve TABİ OLMAK

05 Haziran 2008


Geçen yazımda, dost ve müttefikimiz (!) İsrail’in emellerini, kendi bakış açım çerçevesinde ele alarak sizlere aktarmaya çalıştım. O noktada işin bir de din boyutu olduğunu, bu boyutta ABD, AB ve İsrail’in farklı figüranlar olduğunu ise, konunun uzunluğu nedeniyle yazamadım. Musevilik ve Hıristiyanlığın İSLAMİYETE karşı aldığı tavrın ise hiçbir zaman unutulmaması cephesini eksik bıraktım…

Bütününe, BATI dediğimiz toplumlar, ORTADOĞU da sadece güya DEMOKRASİ peşinde değil, (ki, bu bir yutturmaca) enerji kaynaklarının (SU DAHİL) yanı sıra, İSLAM DİNİNİN etkinliğinin, önüne engeller çıkararak, küçülen kendi maneviyatlarını kurtarmanın da peşinde koşmaktadırlar. Bu koşu, korkuya dönüşmekte, MÜSLÜMANLARIN yaşadığı her coğrafyada nedense her gün yüzlerce insan öldürülmektedir. Yine ortada bulunan senaryo nun başka bölümünde, açıkçası TÜRKİYE de de her gün yine ŞEHİTLERİMİZ uğurlanmaktadır.

Meseleye bakarken, herkesin bildiği gibi, bizi yönetenlerin basiretsizliği ve yeteneksizliği hep ön planda olmuştur. Bugün bizi başarıyla yönettiğini iddia eden bir başbakan, yukarıda saydığım unsurların nihai hedeflerini görmeyerek, BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNİ halkına yeterince anlatmadığı gibi, bütün bunları kendi politikaları olarak takdim ederek, tıpkı kendisinden önceki siyasilerin büyük bir bölümü gibi, muktedirliği tartışılacak, iktidar koltuğunu bırakmamanın hesaplarını yapmaktadır.

Bizlerde, Türkiye Dışişleri Bakanı’nın AP da yenilir, yutulur cinsten olmayan sözlerini hazmetmeye çalışırken, gelecekte yaşayacaklarımızın da tedirginliğini duymaktayız.

Türkiye’de neler oluyor…Bugün CUMHURİYETE dil uzatanlar, CUMHURİYETE numaralar verenler, nedense gelinen noktada, hangi basamaklardan çıkıldığını ya gerçekten bilmemekte, ya da ezbere konuşmaktadırlar.Seyidler,dervişler,şeyhler kişisel nedenlerle, tekkeler,zaviyeler ve medreseler toplumsal nedenlerle konuşula bilir mi..? Maalesef konuşuluyor. Hepimiz MÜSLÜMANIZ diyoruz da, daha 1700 başların da, bazılarının OSMANLIYA neden saldırdığını, sayısız İSYANLARI nasıl ve neden çıkardığını hiç görmüyor ve dikkate almıyoruz.

Özellikle üzerinde durmak istediğim, ÜLKEMİZDE yaratılan ayrışma ortamı ve KÜRTLERİN burada aldığı rol ile, bu rolde kullanılanlardır..Hem MÜSLÜMAN olacaksın, hem gerek OSMANLIYA gerek CUMHURİYET döneminde DEVLETE karşı duracaksın MÜSLÜMANLIK adına ŞEYHİM diyeceksin, KÜRDÜM diyeceksin, iş DEVLETİN BÖLÜNMEZ bütünlüğü olunca KÜRT kimliğinle PKK için tek kelime etmeyeceksin.

Bu hangi MÜSLÜMANLIK da var.Bakın tarihte, Barzanlı Seyyid Taha, onun oğlu Şeyh Ubeydullah neler yapmıştır.Öldürdükleri TÜRK ve AZERİ lerin ne kadar olduğunu hiç söyleyen var mı…? Kim bu KÜRT…MÜSLÜMAN…Kim bu KÜRT …NAKŞİBENDİ….! Kim bu toplumu ayrıştıran ve etkili olanlar…..Kürt tarikat önderleri…!Veya onların izinden gidenler… Onlardan ayrı tutamayacağımız aynı zihniyetteki Türk tarikat önderleri..Bunları söylemediğim zaman hem haksızlık, hem de etnik milliyetçilik yapmış oluruz…
Laik Cumhuriyet’e farklı bakanlara şimdi sormak lazım, OSMANLI da LAİK mi idi…Hilafeti bünyesinde taşıyan Osmanlı ile ne alıp veremeyeceğiniz vardı ?Burada ALLAH’A, KUR’AN’A ve PEYGANBERE inananlar ne derler merak ediyorum…

Zor bir konu, sadece araştırarak, sadece okuyarak yazılmayacak kadar zor bir konu. Bir tarafta ETNİK kimlikle oynanan oyun, bir tarafta YÜCE DİNİMİZ, bir tarafta her şeyi kullananlar ve İNANÇLARI doğrultusunda kullanılanlar var. Din adına bunların zeminini yaratan TARİKATLAR var. Burada BİR HAK’IN İSLAMI yaşayanları ve yaşamak isteyenleri ayrı tutuyorum.

Dünya’da ABD ve AB Ülkeleri özellikle ORTADOĞU da İSLAMİYETİN önünü kesmeye çalışırken, biz TÜRKİYE de insanları sayısını bilmediğimiz TARİKATLER eliyle sucu, bucu diyerek bölüyoruz, ayırıyoruz, parçalıyoruz. Ekonomik gücü, bilimi, enerjimizi, hasılı her şeyimizi, sosyal hayatı, kişileri, kurumları birbirinden koparıyoruz.

İslam Felsefesi, İRADE’Yİ- ERDEM’İ ve TABİ olmayı ret etmiyor. Fakat nasıl ERDEMLİ olunacağını, neye ve nasıl TABİ OLUNACAĞINI ve İRADENİN tek sahibinin kim olduğunu apaçık ortaya koyuyor.

Bir arkadaşımla, dost sohbetinde bunları konuşuyoruz. (sucuların, bucuların sohbeti değil) ALLAH yarattığı kainatın her yerinde bırakın sohbet etmeyi, ibadete dahi izin veriyor. TABİ olmanın gerekliliği, gereksizliği, toplum da yarattığı ayrışmayı, farklılıkları anlamaya çalışıyoruz. Eğitimli, entelektüel, yabancı dil bilen, bürokrasi de yöneticilik, ticarette üst basamaklara gelmiş bir insanın veya insanların birilerine tabi olmalarına bir anlam veremiyoruz.

Öz eleştiri yaparken, kendi eksiklerimizi ele alıyoruz. Dinimizin bize farz kıldıklarını, yaptıklarımızı, yapamadıklarımızı bir bir sıralamaya çalışıyoruz. Kuşkusuz orada günahkarlığımızın ağır bastığını görüyoruz.

Tabi olunanların etnik mensubiyeti başka bir tespitimiz oluyor.Tabi olunanlar neden eğitimli değildi..? Neden hiçbirisi İlahiyat Fakültelerinden mezun olanlar arasından çıkmıyordu…? Anlayamadığımız ve anlamaya çalışmamız gereken birçok unsurun olduğunu da ayrıca görmüş oluyorduk. Ben, ERDEM derken, arkadaşım İRADE dedi. Biraz durduk. Seslice düşünmeye başladık. Bir insan nasıl olurda İRADESİNİ bir başkasına terk edebilirdi. Kişinin ERDEMİ nereye yerleştirile bilirdi..? Kendimizce anlamaya çalıştık.Biz düşündük, ya siz…!

İRADE;’’ bir şeyi yapıp yapmama hususunda karar verebilme, bunu uygulama gücü’’ değilmiydi..? Biz mi yanlış biliyorduk…! AKIL varken, insanlar neden bir başkasının İRADE ETMESİNE razı olabiliyorlardı. İRADE EDEN; ‘’emreden,buyuran, bir şeyin yapılmasını istemek ‘’ değilmiydi yoksa..!

‘’Allah’ın insana verdiği, seçme, yapıp yapmama gücü’’ olan İRADE-İ CÜZ’İYYE’İ biz yanlış mı anlıyorduk…! ‘’Kulun kısıtlı olan irade-i cüz’iyyesine karşılık, CENAB-I HAKK’IN her şeyi kapsayan iradesi, bir şeyin şöyle veya böyle olmasını dilemesi ve dilediği her şeyin vücuda gelmesi’’ni yani İRADE-İ KÜLLİYE’yi nasıl farklı anlayacak, nasıl bunu imamlara, şeyhlere, tabi olunanlara terk edecektik.

ERDEM; ‘’Fazilet, dürüstlük, iffet, namus, merhamet, alçak gönüllülük, yiğitlik, sadakat, adalet, kerem ve ihsan gibi ahlaki meziyetlerin hepsine birden verilen isim, kıymet, değer, üstünlük’’
Biz böyle bir çizgide büyütüldük. Çocuklarımıza da bunu anlatmaya, böyle yaşamalarını öğütlemeye çalıştık. İradenizi başkalarına terk edin, tabi olun demedik. Belki, ERDEMSİZLERİN varlığını tam anlatamadık…!

Ahlakçıların önde gelenlerinden biri olarak kabul edilen KANT’IN ‘’ YALAN SÖYLEMEMELİSİN’’ kuralına karşın, SCHOPENHAUER’İN ‘’Issız bir yolda gidiyorum, yanımda param var. Bakışını beğenmediğim bir adama rastlıyorum. Yoldaşlık ediyorum. Adam bana param olup olmadığını soruyor. Kant’ın kuralına uyarak doğruyu söyleyip soyulayım mı..?’’ dediği felsefi çizgiyi belki de tam ortaya koyamadık.

Bizde o günlerde yeterince okumuyorduk. Zaten ilim sahibi hiç değildik Seyyah olan İBNİ BATUTA ile İBNİ CÜBEYR’den, Dilci olarak, İBNİ BERGİ ile İBNİ TEYMİYE’den Tarihçi olarak, İBNİ BİBİ, İBNİ DOKMAK ve İBNİ HALDUN’dan ne kadar haberdardık ki..

Etkilendiğimiz çevremiz ve çevremizin doğrularıydı. Muhterem zatlar vardı, bilgi derinliğini ölçemediğimiz. Kuran-ı Kerim’in her şeyin çözümü olduğunu öğrendiğimiz halde, mukayese ve muhakeme edemiyorduk. Bunların bizim eksikliğimiz olduğunu nasıl inkar ederiz ki…

Bu nedenlerle, bakın çocuklar Farabi Uyunül – Mesail Kitabında ‘’Kişiyi erdemli kılan Allah’tır.’’ Veya yine Farabi’nin Aral Ehli Medinatül Fazıla Kitabında bir önderin erdemleri şunlardır dediği örnekleri veremedik. Erdemin bilgi gerektirdiğini, kişinin bunları aşabilmesi için kendisini tanımasının pencerelerini de açamadık. Biz erdemi ahlak boyutunda kapıların arkasında sakladık. Özgür olma şartını, geçmişi, günün bilgilerinin erişilmesinin önemini de, özgürlüğün her türlü etkiden sıyrıla bilmek olduğunu da, İSLAMIN kendisinin sadece ALLAH’ a teslimiyetle, özgürlük olduğunu öğretmesini de, o gün yeterince bilmediğimiz için öğretemedik.

Ne MUHYİDDİN ARABİ’Yİ ne de, Bernard de Mandeville’nin arı kovanı örneğini anlamaları için bir önerimiz olmadı. Bizim kuşağımız günün imkanları içerisinde birçok şeyi ıskalamıştı. Ama bizler İRADEMİZİ kula teslim etmemiştik. Tabi olduğumuz dün de, bu gün de ALLAH- KUR’AN-I KERİM ve PEYGANBER den başkası değildi.

Ruhbanlaşmanın, şirkin ve müşriklerin kabul gördüğü bir dünya yerine, CENAB-I HAK’A …TABİ, O ‘nun İRADESİNDE, O’nun bize bahşettiği, kendi kullanacağımız İRADEMİZLE, herkese ERDEMLİ yaşayacağımız bir dünya diliyorum…
KAYNAK ;
- Kur’an-ı Kerim Meali
(Diyanet İşl.Bşk.lığı Yayınları 1988)
- Düşünce Tarihi
(Orhan Hançerlioğlu 1966 2.Baskı)
- Kubbealtı Sözlük
(İlhan Ayverdi)
- Meydan Larosse

Cem Cüneyd Canan

Cem Cüneyd Canan © 2006 - 2018 Her hakkı saklıdır. Başa Dön